konuşu-yorum etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
konuşu-yorum etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

26.04.2012

konuşu-yorum: Pekmezdeki Tehlike!

2.5 yaşındaki oğlumuza uzun bir süreden beridir hemen hemen her gün bir kaç tatlı kaşığı pekmez yediriyoruz. Böyle davranmakla da  sağlık adına çok doğru bir hareket yaptığımızı düşünüyorduk. Ta ki geçenlerde Ntvmsnbc’nin sağlık köşesinde okuduğum bir yazıya kadar.
Yazının can alıcı noktasından bahsedecek olursam pekmez içerisinde bulunan bir kanserojen maddeden bahsediyor. Bu maddenin kısa adı (uzununu araştırmadım) HMF ve ısı ile miktarı artan bir madde. Yazıda yapılan vurgu da pekmez yapılış aşamasında çok yüksek ısılarda kaynatılırsa bu maddenin kanserojen etki yapabilecek miktarlarda açığa çıktığı. Bu nedenle pekmez çok düşük ısılarda uzun süre kaynatılarak yapılmalı imiş. Ve bu yazıyı hazırlayanlara bir özel teşekkürümü de pekmezin saklama koşullarına ilişkin cahilliğimi giderdikleri için etmek isterim. Biz pekmez kavanozunu mutfak dolabında oda sıcaklığı koşullarında saklıyorduk. Oysa pekmez buzdolabında, serin ortamda muhafaza edilmeliymiş. Nedeni ise yine aynı, HMF maddesinin zamanla miktarının yükselmemesi için.
Açık söylemek gerekirse bu bilgileri edindikten sonra endişeye kapıldım ve çocuğun biten pekmezini yenilemeyi bile geciktirdim. Sonra da bir gün bir hipermarkette farklı pekmez markalarının üzerlerinde bu konuya ilişkin bir göz attım.
Tümünde Türk Gıda Kodeksine uygundur yazıyor ama Türk Gıda Kodeksinin bu konudaki standardı nedir bilemediğimden bu bilgi çok da bir şey ifade etmiyor. Bir kere en azından mevcut HMF değerleri kavanoz üzerinde neden yazmıyor bunu anlamak mümkün değil. Açıkçası helva konusundaki geçmiş ve ismini de düşünecek olursak kafamdaki “en olur” marka Koska idi ve şu ana kadar da hep onu kullandık. Fakat Koska’nın üzerinde kaynatma usulüne ilişkin de bir bilgi yoktu. Diğer markalar olan Uzungil ve Seğmen’de de böyle bir bilgiye rastlayamadım. Tam o sırada Tariş pekmezin fiyatının diğerlerinin 2 katı olduğunu gördüm ve acaba diyerek hemen kavanoz üzerindeki yazıları taramaya başladım. Hatırladığım kadarıyla üzerinde “Yöresel usullere göre buhar altında kaynatılmıştır. Zamanla HMF değeri yükselebilir. Buzdolabında saklayınız.” yazıyordu. Açıkçası hala emin değilim fakat daha uzun sürede kaynatıyorsa daha az üretir, daha az üretirse daha pahalıya satmak zorunda kalır mantığından ve üzerinde yazan ifadelerden dolayı biraz rahatladım. Sakın yanlış anlaşılmasın burada herhangi bir markayı ön plana çıkartmak istemiyorum. Sadece bu konudaki endişemi sizinle paylaşmak ve belki ilgili birileri de bu yazıyı okurlarsa doğrudan sağlığımızı tehdit edebilecek bu konuda bir düzenleme yapmalarını tetiklemek istiyorum. Hatta pekmez firmalarından bu konuda bir bilgilendirme, misal Koska ben de pekmezimi yaparken düşük ısı altında kaynatıyorum diyorsa kavanozuna bu bilgiyi eklemesi gibi bizleri bilgilendirecek ve rahatlatacak durumlara yol açmak isterim.

24.01.2012

konuşu-yorum: Türk Basketbolunu İleriye Taşımak


Benim yaşımdakiler, benden öncekiler, benden sonrakiler ve hatta şimdiki çocuklar olarak büyük çoğunluğumuz futbol topunun peşinde koştuk. “Maç yapalım mı” sorusunu bile doğrudan futbola yorduk. Oysa ülkedeki çocukların ilk sıradaki spor trendini basketbol yapmayı bir başarabilsek, bu ülkeden çok yetenekli basketbolcular çıkacaktır. Düşünün mesela, son yıllarda özellikle Almanya’da yetişmiş genç futbolcuların hangi ülke milli takım formasını seçecekleri bir numaralı spor haberimiz ve büyük bir tartışma konusu. Ve şu bir gerçek ki Almanya’da futbolu öğrenmiş Türk gençler Türkiye’dekilerden çok daha üst düzey. Bakın daha yetenekli demiyorum, böylesi de zaten saçma olurdu. Biraz futbolun oyun doğası, biraz basketbola göre gerçekçi oyun sahası bulmanın zorluğu, maalesef bir Alman ile karşılaştırıldığında “neredeyse disiplinsi oluşumuz” falan derken böyle bir sonuç çıkıyor. Oysa böyle bir durumun basketbolda gerçekleşmesi bence neredeyse imkansız. Zaten böyle bir örnek de yok. Yeteneği olan ve bu sporu yapmaktan keyif alan Türkler kendilerini basketbol konusunda yeterince kanıtladılar. Madem Almanya’dan örnek verdik devam edelim. Dirk Nowitzki gibi adı büyük harflerle NBA tarihine yazılacak bir basketbolcu Almanya’dan çıktı fakat bizim NBA’deki oyuncu sayımız Almanya’dan yüksek. Hatta bu konuda bizden yüksek bir tek Fransa var ki onlar da Afrika kökenli oyuncuları sayesinde.
NBA deki Türk oyuncuların karnesine bakacak olursak ilk olarak Mirsad Türkcan’ı göndermiştik NBA’e. Gerçi bu yazıda Mirsad ve Ersan’ın dahili konusunda biraz kafa karışıklığı yaşadım fakat her ikisi de çok genç yaşlarda Türkiye’ye geldikleri ve milli formayı da büyük bir özveri ile terlettikleri için onları yabancı olarak kabul etmek bence anlamsız. Mirsad NBA’de istediklerini yapamasa da bu ligde forma giyen ilk Türk basketbolcu olarak tarih sayfasında yerini aldı. Ardından Hidayet çok genç bir yaşta NBA’e gitti ve şu anda 11. yılını yaşıyor. Bu gerçekten önemli bir zaman. İlerleyen yaşına rağmen bu senenin all star kadrosunda kendisine yer bulup bulamayacağını konuşuyoruz. Ve daha 2 yıl önce en çok gelişme kaydeden oyuncu seçildiğinde de normalde ilk yıllarını geçiren genç oyuncuların aldığı bu ödüle 8 yılı geride bıraktıktan sonra ulaşması ödülü daha bir anlamlı kılıyordu. Şu ana kadar farklı takımlarla çıktığı tüm maçlarda 12.1 sayı, 4.3 ribaunt ve 3 asist ortalamaları gayet güzel rakamlar.
Sonrasında Mehmet Okur NBA salonlarının tozunu yuttu ki hem de çok önemli ilklere imza atarak. Bir çok büyük oyuncunun dahi takması nasip olmayan şampiyonluk yüzüğünü Detroit ile yaşadığı şampiyonluk sonrası parmağına geçirdi Memo. Sonra yine bir zoru başararak All Star seçilen Memo, gelmiş geçmiş en iyi basketbolculardan Shaq ile birlikte oyun kurucuları canlandırdıkları komedi ile de hiç unutulmayacak. Sakatlık sonrası eksi günlerini arar olsa da Memo şu anda bile NBA de büyük bir başarıya imza atmış durumda. Kariyer ortalamaları 13.5 sayı, 7 ribaunt ve 1.7 asist.
Bana sorarsanız çok özel yeteneğini NBA için bir türlü istikrarlı hale getiremeyen Ersan, kendisinin istemesi durumunda daha çok uzun yıllar NBA sahnesinde boy gösterecektir. Bu sezon kariyer ortalamasının çok az da olsa üzerinde seyretmekte. 8.7 sayı, 5.3 ribaunt ve 0.9 asist.
Kendilerini daha çok hazırlama şansı yakalayarak NBA de oynamaya başlayan Semih ve Ömer’de ilk yıllarına rağmen gayet başarılı bir grafik çiziyorlar. Daha az süre ile oynadıkları için istatistikleri de düşük fakat ben biraz daha tecrübe kazandıklarında çok daha uzun sürelerle oynayacaklarına inanıyorum.
Ve son olarak 3. sıradan seçilerek ayrı bir başarıya imza atan Enes. Otoriteler tarafından 10 yıl sonranın NBA yıldızları arasında da gösterilen Enes’in daha uzun süreler alması gerektiğini düşünüyorum. Amerika’da kolej okuyarak aslında Amerikan basketboluna çok daha önceden alışan Enes bunu bir fırsat olarak kullanabilmeli. Uzun süren oynanama dönemini yavaş yavaş geride bırakıyor ve eğer ileride büyük bir yıldız olacaksa şimdiden onun tecrübeli oyuncuları zorlamasını da izletmeli bizlere. Çaylak sezonunu geçiren Enes 4.7 sayı ve 5.1 ribaunt ortalamalarına sahip. Israrla vurguladığım süre istatistiği ise maç başına 13.9 dakika. Memo’nun Utah’da en azından 1 yıl daha kalması Enes için çok önemli bir şans olabilirdi.
Tabloya şöyle bir baktığımızda basketbol sporunda çok üst düzey oyuncular çıkarabildiğimizi görüyoruz. Hidayet ya da Memo’nun NBA de yakaladığı başarınınsa yanına dahi yaklaşabilecek tek bir Türk futbolcu yok. Bugünün Real Madrid’inde forma giyen 3 Türk oyuncuda Almanya doğumlu ve futbolu oranın imkanlarında öğrenmişler. Yere göğe sığdıramadığımız Arda için bile “Mesut Real için neyse Arda’da Atletico için odur“ diyemeyiz. Bir kez daha söylüyorum ki basketbolu Türk spor kamuoyunun kalbi yapabilirsek (gazetedeki ayrılan sayfa sayısından, TV deki programına kadar her şeyiyle) çok daha fazla sayıda üst düzey oyuncumuz ve korkulacak seviyede bir milli takımımız, kulüp takımlarımız olacaktır.

20.01.2012

konuşu-yorum: Yerli Otomobil Komedisi


Yerli otomobil fikri ilk ortaya atıldığında çok büyük bir sevinç ve heyecan yaşamıştım. Hatta şimdiye kadar düşünülmemiş ve birilerinin kendiliğinden ortaya çıkmamasına şaşırmıştım. Zaten küçüklüğümde Murat, Şahin, Kartal, Doğan kuş ailesinin bile yerli otomobil olmadığını öğrendiğimden bu yana Türkiye’nin bir otomobil markası olmamasına hayıflanıp duran biriydim. Bence bu çağda otomobil yapabilmek hayal falan değil, düşünün arkadaşlar bugün milli tank yapmaktan, 2023’de milli uçaktan bahsediyoruz. Bir savaş uçağının yanında otomobil teknolojisi nedir ki! Hem yeryüzündeki en iyi otomobili falan yapmaktan da bahsetmiyoruz. Hatta tam tersi Türk insanının tercihine uygun, olabildiğine ekonomik, asıl gücünü yedek parça temin kolaylığı ve ucuzluğundan alacak ortalama bir aile arabasından bahsediyoruz. Benim ilk aklıma gelen şu olmuştu, bir babayiğit (Başbakan’ın deyimiyle) çıkar, böyle bir aracı Türk mühendislerinin tasarımı ve otomotiv sektöründe kendisini zaten ispatlamış olan Türk işçisinin emeği ile ortaya koyar. Gelelim işin daha çetrefilli tarafı olan yeni otomobile pazar bulmaya. Düşünelim bir, şu an kamu aracı olarak hizmet veren Hyundai Accent, Renault Clio ayarında acaba kaç bin tane aracımız var. İşte bunların yerine devlette yerli otomobili tercih eder ve bunun devamı ülkenin büyük çoğunluğunu oluşturan orta sınıf vatandaşın da tercihi ile bir bakmışsınız yollarda gerçek yerli otomobilimiz geziniyor. Bu ülkenin vatandaşı yılarca kuş serisine binmedi mi? Hem de ne binme, ederinin beklide 10 katı paralara alınıp satıldı. Ülke vatandaşının parasıyla İtalya’ya aktı durdu. Keza Renault 12 ler, Toroslar vesilesiyle de Fransa’ya.
Sonuç olarak bu projeyi sahiplenecek birilerinin çıkmaması zaten bendeki heyecanı yok seviyesine kadar azaltmıştı. Bugünlerde okuduğum bazı haberler ile de yerli otomobil projesinin artık bir komediye dönüştüğünü üzülerek izlemekteyim. Fiat CEO su ile yapılan röportaj vardı. Hazırlıklarının tamamlamak üzere olduklarını, en başından beri yerli otomobil projesini çok ciddi bir biçimde ele aldıklarını anlatıyor. Diğer taraftan Fiat’ın Türkiye’deki fabrikasının müdürü yerli otomobilin üretimi için bir üretim bandının boşta ve uygun olduğunu söylüyor.
“Bi dakka yaa!! Siz de nereden çıktınız şimdi? Pardon da neresi yerli otomobil bunun?” Fiat Türkiye’ye yerli otomobil kazandırmak için çalışmalar yapıyor. Yani sizin anlayacağınız İtalyan mühendisler Türkiye’nin ihtiyacına yönelik orta sınıf bir araç tasarlayacaklar. Mevcut fabrikalarındaki bir üretim bandında bu aracı üretecekler. Diğer Fiat modellerinin Türkiye’de üretilmesi gibi. Yani Türkiye “sözüm ona” yerli otomobil kazanıyorken, fazladan bir otomobil fabrikası bile kazanmış olmayacak. Doğan görünümlü Şahin’den sonra 2000’li yıllarda da Türk görünümlü İtalyan arabalara binmeye devam edeceğiz. Bence bu fikir ortaya atıldığında (ki gerçekten alkışlamıştım), kimsenin aklında bu senaryo canlanmamıştı.
Umarım gerçekten bir babayiğit çıkarda, 2010’ların ortasına doğru hızla ilerlediğimiz şu zamanda gerçekten bir Türk otomobilimiz olur. Hele bir bu olsun da savaş uçağını ondan sonra düşünelim...

18.01.2012

konuşu-yorum: Çocukla İngilizce konuşmak


Artık öyle bir çağa geldik ve dünya öyle bir hal aldı ki yabancı dil (özellikle de İngilizce) her meslek için, herkes için çok önemli oldu. İnsanlar elinden gelse anne karnındaki doğmamış bebeğe bile İngilizce öğretecekler. Ne yalan söyleyeyim bu kadar abartılı olmasa da ben de biraz bu kafa yapısındanım. Bizim küçük bey geçtiğimiz Ekim ayında 2 yaşını doldurdu ve ben de hemen hemen o tarihten itibaren fırsat buldukça İngilizce temel günlük konuşma ifadeleri ile kulağının bu dile aşina olmasını sağlamaya çalışıyorum. Hatta ilk zamanlar Türkçe kelime ve ifadeler de ona çok yabancı olduğu için İngilizce olanları da Türkçe’ymiş gibi kullanır oldu. Ama aslında bunun öncesi var. Kullanmakta olduğum telefona color piano ve alphabet adında uygulamalar indirmiştim. Bizimki oyun algılaması ile sürekli olarak kullandığı bu uygulamalar sayesinde daha Türkçe konuşmaya yeni başlamışken renklerin ve harflerin İngilizce’lerini öğrendi çıktı. Hatta uzun bir süre “sarı” kelimesini benimseyemedi ve yellow olarak söyledi. Daha sonrasında youtube’dan indirdiğim A.J. Jenkins imzalı süper bebek şarkıları sayesinde çok daha fazla şeyi (misal şekiller, sayılar, meyveler) Türkçe’lerini bilmeden İngilizce olarak öğrendi. Şu an ise artık İngilizce’nin yabancı bir dil olduğunun tamamen farkında ve benim konuşma teşebbüslerimde 100% anlayamadığı için “İngilizce konuşma Baba!” şeklinde tepki verebiliyor. Yani artık fark ettirmeden İngilizce öğretmek daha zor hale geldi. Ama neyse ki dün oyuncak eşeğini bir odaya saklayarak sonra İngilizce konuşma ile eşeğe seslenmeler, hatta önümüze çıkan Sünger Bob’a eşeği görüp görmediğini sormalar ve nihayetinde eşeği bulma ile sonuçlanan ve aynı sahnenin en az 10 tekrarından oluşan oyunumuz sayesinde “where are you?”, “I can’t see you” vb. gibi ifadeleri söyletebildim. Bilmiyorum sizler ne düşünüyorsunuz ama ben okul çağından önce öğreneceği kısa ama çok kullanılan ifadelerin ileride öğreneceği İngilizce için çok büyük bir avantaj ve kendine güven duygusu aşılayacağına inanıyorum. Yalnızca istemediği durumlarda çok üsteleyerek tersi bir etki oluşmasına karşı dikkatli davranmak gerektiğini düşünüyorum.

16.01.2012

konuşu-yorum: Hangi Balık Hangi Mevsimde Yenir?


Kış sofralarının vazgeçilmezi, ve her daim haftada en az iki kez tüketilmesi ısrarla vurgulanan balığı düzgün ve ekonomik tüketmekle ilgili bir yazı.
"Az bulunan şey her zaman değerlidir". Aslında bu söz her bir ürün için geçerlidir. Düşünsenize bir, dünyadaki gümüş ve altın madenlerinin oranı tam tersi olsaydı altın yine de daha değerli olabilecek miydi? Böyle bir söze değinmek istedim çünkü balık olayında miktar kaynaklı bu değişken fiyatları o kadar çok yaşıyoruz ki. Çocuk aklımla her zaman pahalı olanın daha güzel, daha iyi, daha lezzetli (balık için) olacağını düşünürdüm. Oysa gerçek hayatta ekonomi hiç de böyle işlemiyor. Bu kış hamsinin (hem de iri olanlarından) kg. fiyatını 2 TL den aldığım oldu (hem de migros'tan). Ve aynı bile diyemeyeceğim çok daha küçük hamsinin kg. fiyatını 10 TL ye gördüğüm de oldu. Aynı sezonda geçen 1-2 hafta bir farktan bahsediyorum. Yani ben şimdi 2 TL lik iri hamsileri yerken lezzeti olsun, besin değeri olsun daha kötü bir balık mı yedim. Tabii ki hayır. Tüm olay bir şekilde balıkçıların o dönem daha az hamsi tutmaları, hatta az tutarken daha da küçüklerin oltaya takılması sonucu hamsinin gerçeği yansıtmayan değer kazanması. Hamsiden verdiğimiz bu örnekten yola çıkarsak hem daha ucuza hem de gerçekten tam zamanında (lezzeti ve besin değeri daha kaliteli) balık yemek için her ablığı en uygun zamanda tüketmek çok önemli. Hangi balık hangi mevsimde sorusuna dönecek olursak;

Barbunya: En lezzetli zamanı Temmuz ile Ekim ayları arasındadır. Tavası, ızgarası ve kağıtta kebabı çok güzel olur.

Tekir: Dört mevsim yenebilir fakat en lezzetli zamanı barbunyada olduğu gibi Temmuz ile Ekim ayları arasındadır. Barbunyanın yakın akrabası olan tekir, çene altında yer alan iki adet sakalı, kafasının kut olusu ve sırt kısmında yer alan sari siyah benekleri ile barbunyadan ayrılır.  Tavası ve kağıtta kebabı çok güzel olur.

Çipura: Her mevsimde zevkle yenen bu balığın ızgarası, buğulaması, çorbası, fırını çok güzel olur. Izgara ve fırın şiddetle önerilir.

Karagöz: Her mevsimde yenebilen bu balık Mayıs-Temmuz arası hariç daha yağlı ve lezzetlidir. Çipura gibi ızgarası, buğulaması, çorbası, fırını yapılır.

Dil Balığı: Her mevsim yenebilir. Kasım - Şubat arası en lezzetli zamanıdır. Tavası güzel olur. Büyüklerinden sis ve fileto yapılabilir.

Hamsi: Hemen her turlu yemeği yapılır. Tavası, ızgarası, kağıtta kebabı, fırını, buğulaması, yahnisi ve pilakisi güzeldir. Daha yağlı olduğu için kış aylarında tercih edilir.

Sardalya: En lezzetli zamanı Temmuz-Ekim arasıdır. ızgarası, kağıtta kebabı, fırını, buğulaması, pilakisi yapılır.

Uskumru: En lezzetli olduğu donem Eylül ayından yumurtlamaya başladığı Ocak ayı sonuna kadardır. Bu sure içinde ızgarası, kağıt kebabı, dolması, köftesi ve tuzlaması çok güzel olur. Yağlı olduğu için bu mevsimlerde tavası tavsiye edilmez. Yağını kaybetmeye başladığı şubattan itibaren tavası da yapılabilir.

Kolyos: Uskumruya çok benzeyen bu balığın tadı uskumruya göre çok daha yavandır. Bu nedenle tavası yapılır. Yağlı olduğu ocak ayında tuzlaması tavsiye edilir.

Lüfer: Eylül ortasından Ocak sonuna kadar en lezzetli ve yağlı zamanıdır. Bu donemde ızgarası tavsiye edilir. Diğer zamanlarda da pilakisi, buğulaması, kağıt kebabı ve tavası olur.

Palamut: En lezzetli zamanı Eylül başından Şubat ortalarına kadardır. Bu donemde çok yağlı olduğundan tavası ağır kaçar. Izgarası ve fırını tavsiye edilir. Yahnisi de çok güzel olur. Diğer dönemlerde ise tavası da yapılabilir.

Levrek: Yıl boyunca yenen levreğin çok lezzetli eti vardır. En güzel mevsimi kış ayları ve ilkbaharın başıdır. Buğulaması, fırında kağıt kebabı ve mayonezlisi çok güzel olur.

İstavrit: En lezzetli olduğu donem Kasım ile Şubat ayları arasıdır. Tavası ve fırını çok güzel olur.

Kalkan: En lezzetli zamanı Ocak sonundan Mart ortalarına kadardır. Tavası çok güzel olur. Buğulaması ve kağıt kebabı da yapılır.

Kılıç: En lezzetli donemi Eylül-Şubat arasıdır. En leziz hali ise defne yapraklı sisidir. Izgarası ve kağıt kebabı da yapılır.

Bu yazıda Ntvmsnbc arşivinden faydalanılmıştır.

11.01.2012

The Baklava is an unchallenged Turkish Dessert

When you look at the countries where the baklava is famous, you could easily understand that there is a strong relationship with Ottoman Empire? All of these countries are old parts of Ottoman Empire and some of them are neighbors. Then it is not very difficult to accept that baklava is a Turkish invention. Baklava has always been a special place for Turkish bairams, weddings and celebrations. Also for Ramadan, it is an indispensable dessert for iftaree (evening meal during Ramazan) menu. And today we could tell about a place where the baklava is made best. I am talking about Gaziantep in Turkey and “Antep baklava”. We, Turkish people, have a big difficulty to understand how some nations claim that the baklava is from their kitchen. Even in Turkey, someone from Ankara or Istanbul can not claim that any other city has better baklavas than Gaziantep. Because if something belongs to anywhere it belongs to there. We cannot change this reality. For example all famous baklava sellers in Ankara, Istanbul, Antalya and all big cities of Turkey are also from Gaziantep.
By the way please do not mix the Turkish baklava with the things sold by the name of baklava in American supermarkets. I have been always talking about the “Turkish baklava” from the beginning. First of all you could not sell a real Turkish baklava in a box placed on the shelves of a market. The people who have tasted the real baklava understand what I am try to say. And I suggest to other people “wherever you are, find a shop that sells daily Turkish baklava and taste the best dessert in this world or come to Turkey and we could have a chance to serve you”…

10.01.2012

konuşu-yorum: İyi Baklava Nasıl Anlaşılır?


Tam bir baklava hastası olan ben (biliyorum bu ilerleyen yaslarda başıma büyük dertler açacak :) bu yazımda da gerek kendi tecrübelerimden, gerek arkadaş içi sohbetlerimizden edindiğim bilgiler ve gerekse de araştırmalarım neticesinde iyi bir baklava nasıl anlaşılır buna değinmeye çalışacağım.

  • En basta iyi bir baklavanın yufkası mümkün olabildiğince ince olmalıdır. Zaten ustalığın en büyük farkı da burada yatmaktadır. Yufkanın ince olduğunu anlamanın en iyi yoluna gelince çatalınızı batırdığınızda duyacağınız ardışık çıtırdama sesidir. Ev baklavasını bir turlu daha iyi bulamamamın (sanki ayrı bir tatlı türüdür benim için) en büyük sebebi kalın yufkadır. Baklavacılarınsa günümüz teknolojisine paralel yufka açmak için makine kullandıklarını düşünmekteyim.
  • Tereyağı. Geçenlerde bir baklava yemiştim ve içindeki fıstık miktarından yapıldığı yufkanın inceliğine kadar her şey dört dörtlüktü. Ama bir eksik vardı ki sormayın. Tereyağı kullanılmamıştı. Tek başına bile bu durum bir baklavayı sınıfta bırakmaya yeter.
  • Baklavada kullanılan fıstık ya da cevizin hem kalitesi hem de bol miktarda kullanılması yine bir baklava için çok kritiktir. Miktarın ötesinde kullanılan ceviz ya da fıstık parçalarının iriliği de önemlidir ve baklavanın kalitesini artırır. Fıstık mi ceviz mi diye soracak olursanız benim için fıstık. Bununla birlikte fındıklı baklava, çikolatalı baklava gibi lezzetlere de karşı değilim. Yeter ki baklava olsun ;)
  • Şerbet miktarının ölçüsü. Daha kotu olan şerbetin gereğinden fazla kullanılmış olması. Tersi durum o kadar da felaket değildir, sonuçta kuru baklava diye bir şey var.
  • Baklavanın rengi. Su ana kadar gördüğüm Hacıbaba'dan Güllüoğlu'na tüm isim yapmış baklavalar altın sarisi rengini yakalıyorlar.
  • Diğer bir durum da baklavanın mümkün olabildiğince taze olarak tüketilmesi. Çünkü doğası gereği bekledikçe lezzeti daha iyiye giden bir tatlı değil. Misal, arkadaşlarla Gaziantep İmam Çağdaş’tan baklava sipariş etmiştik ve Antep’ten Ankara’ya otobüs yolculuğu ve sonrasında akşam eve gidene kadar geçen zaman derken 24 saatten uzun bir süre sonunda baklavamızı tadabilmiştik. Ama İmam Çağdaş olduğu için yine de iyiydi. Bir de imkanınız varsa baklavayı yemeden önce bir miktar ısıtmanızı öneririm.


5.01.2012

konuşu-yorum: Babam ve Oğlum


Öncelikle bir uyarıda bulunmak isterim; eğer filmi henüz izlemediyseniz senaryoya dair bilgiler içerdiği için bu yazıyı filmi izledikten sonra okumanızı öneririm.
Çok iyi hatırlıyorum, film izlemek ve sinemaya gitmek için zaman ve ilgimin olmadığı bir dönemdi ve Milliyet gazetesinde “Ne yaptın Çağan Irmak” başlıklı bir haber okumuştum. Bu haber ile “Babam ve Oğlum” un sinema gündeminde nasıl bir bomba etkisi yaratıp, izleyenleri duygusal anlamda derinden sarstığından haberdar olmuştum. Şahsım adına  “Babam ve Oğlum” filmi benim Çağan Irmak, Çetin Tekindor ve Fikret Kuşkan’ı tanımama sebep olan bir başyapıttı. Bu insanların sahip oldukları mesleklerinin nasılda zirvedekileri olduklarını görmeme fırsat verdi. Özellikle Çağan Irmak ve Fikret Kuşkan’ın genç yaşlarına da bakarak Türk sinemasının geleceği adına bir sevinç kaplamıştı içimi. Çetin Tekindor için ise nasıl olur da böylesi yetenekli bir oyuncu sektörün içinde de olmasına rağmen genç yaşlarında tam anlamıyla değerlendirilmemiş diye şaşırmıştım. Ayrıca şunu da unutmayalım, “Babam ve Oğlum” filmi Binnur Kaya, Yetkin Dikinciler gibi bugünün üst düzey oyuncularının o özel oyunculuk yeteneklerini seyirciye sundukları ve kendilerine de güzel bir kariyer yolu açtıkları ilk önemli projelerindendi. Yine filmde çok kısıtlı süre rol alsalar da Halit Ergenç, Tuba Büyüküstün ve Özge Özberk gibi isimlerde kendileri için çok önemli bir projede boy göstermiş oldular. Bence burada da Çağan ırmak’ın hakkını teslim etmek gerekiyor çünkü bu yetenek avcısı özelliği sayesinde bugün yeniden bir araya getirmeye kalksanız sadece oyunculara ödenecek paranın bile ciddi bir meblağ tutacağı bu kadroyu o zaman  “Babam ve Oğlum” da buluşturmuştu. Şerif Sezer ve Hümeyra gibi büyük ustalardan tutun da küçük “Deniz”i canlandıran Ege Tanman’a kadar kadrodaki her bir oyuncu filmi bir adım daha yükseğe taşıyacak performanslarını sergilediler.
Sokakta bir park kenarında gerçekleşen mecburi doğum sahnesinde doğum sancısının acı çığlığının kararan bir sahne ile iç içe girişi bence Türk sinema tarihindeki en etkileyici sahnelerden birisiydi.
Hapishanede işkenceye maruz kalmış Fikret Kuşkan’ın canlandırdığı “Sadık” karakterinin baba evine dönüş seyahatinde trende kimlik kontrolü yapan polislerle karşılaştığı sahne sadece bakışlarla büyük bir korkunun nasıl yaşatılacağına dair harika bir oyunculuk örneğiydi.
Ve filmin başından sonuna dek çocuğunu kendisinden uzaklaştırmaya çalışan bir babanın her hareketindeki dramı ancak Fikret Kuşkan’ın oyunculuğundaki kadar iyi canlandırılabilirdi.
Ege Tanman’ın da hakkını verelim, bir çocuğun başka bir evde, odada, yatakta tek başına uyumak zorunda kaldığında yaşadığı huzursuzluğu çok güzel oynamış.
Dede ile torunun çok da sevecen olmayan ilk karşılaşması, sonrasında ilk yakınlaşmaları çok güzel sahnelenmiş.
Yetkin Dikinciler’in canlandırdığı biraz yarım akıllı ve kötülük nedir bilemeyecek kadar saf bir insan rolü o kadar güzel oynanmıştı ki seyirci “Salim” karakteri ile unuttuğu insan saflığını bir kez daha hatırladı.
Ve benim için tartışmasız sinema tarihinin en dokunaklı sahnesi Baba (Çetin Tekindor) ile Oğlunun (Fikret Kuşkan) geçmişe dair hesaplaşmaları ve sonunda “Sadık”ın yakalandığı ölümcül hastalık nedeniyle yere yığılması.
Film boyunca hayal dünyasını da elden bırakmayan küçük “Deniz”in son bir kez ölmüş babasını süperman olarak hayal etmesi ve onunla vedalaşması.
Belki bir çokları "iç sızlatan ve fazla acılı bir film" damgası yapıştırabilir ama ben ne zaman yaşadığımız dünyanın geçiciliğini ve her an yanımızda olacaklarını sandığımız sevdiklerimizden ne kadar da kolay ayrılabileceğimizi hatırlamak istesem “Babam ve Oğlum” u izliyorum.

31.12.2011

konuşu-yorum: Dedemin İnsanları

Cocuklu bir hayata adim attiktan sonraki gecen 2 senede esimle birlikte yalnizca 2 defa sinemaya gitme sansi yakalayabildik. Ilk gittigimiz film Avatar'di. Digeri ve burada bahsedecegim ise vizyona girisinin dorduncu gununde izledigimiz bir Cagan Irmak basyapiti olan "Dedemin Insanlari" filmi. Benim Cagan irmak filmleri ile tanismam "Babam ve Oglum" ile basladi. Bir gun bu film icin ayri bir yazi yazmayi planliyorum ama simdilik de bunun en iyi Turk filmleri arasinda kesinlikle ilk 3'te yer alacagini soylemek isterim. Daha sonra Issiz Adam, Ulak derken Cagan Irmak Turk sinemasina cok buyuk katkilar saglamaya basladi ve bir gun adi cok daha guclu bir sesle, cok daha saygili bir ifade ile anilacak, bundan hic suphe yok. Iste sahip oldugum bu dusuncelerle sadece bir Cagan Irmak filmi olmasi, ustune basrolu Cetin Tekindor'un canlandiriyor olmasi bile daha baska hic bir arayisa gerek duymadan bu filme gitmemize yetti de artti. Film mubadele doneminde Yunanistan'dan Turkiye'ye gocmek zorunda kalan bir ailenin dramini, hem goc esnasinda hem de Turkiye'de yillar gecmesine ragmen hala bir yabanci gibi dislanislarini anlatiyor. Bundan en cok rahatsiz olan ve ne oldugunu kavramakta zorlanan ailenin en kucugu (torun) ile ailenin reisinin (dede) ona hic hissettirmeden yol gosterisi anlatiliyor. Siyasi dusunceleri yuzunden ulkede gerceklesen darbeden ailenin nasibini almasi yurekleri burkacak bir bicimde ele alinmis. Hayatinin son demlerine bile gelse insanin cocukluk anilarini nasil bir hasret ve ozlemle hatirliyor olmasi da cok guzel islenmis. Cetin Tekindor oyunculugunda kendini asmis ve seyirciyi hayran birakiyor. Humeyra cok az sure ile oynamis olsa da yine cok etkili olmayi basarmis. Kucuk "Cagan"i canlandiran oyuncumuz icin de basarili bir performans sergiledigini soyleyebilirim. Her oyuncu rolunun hakkini fazlasiyla vermis ki bunda Cagan Irmak gibi bir yonetmenle calismanin performanslarini bir adim daha oteye tasimalarinda etkisinin buyuk oldugunu dusunuyorum. Eger hala izlemediyseniz bence sizlere cok guzel bir 2 saat yasatacak film, degerlendirin derim.

29.12.2011

konuşu-yorum: Bir milli piyango sacmaligi


Maalesef her yeni yil gelen ayni sacma haberi tekrar tekrar goruyoruz. Bazi isim yapmis piyango bayilerinin onunde uzun kuyruklar olusuyor ve insanlar paralari karsiliginda piyango bileti almak icin hic usenmeden, bir hic ugruna ziyan ettikleri zamanlarina acimadan saatlerce beklemeyi goze aliyorlar. Oysa bu bekleyisin altinda yatan sacmaligi ortaya dokmek icin oyle aman aman bir matematik bilgisine ihtiyac yok. Eger N sayida piyango bileti varsa ve siz bunlardan birine sahipseniz buyuk ikramiyenin size cikma olasiligi (eger birileri size sahte bir bilet satmamissa) 1/N dir. Biletinizi hangi sehirden, hangi bayiden aldiginizin zerre kadar onemi yoktur. Ha ruyaniza giren ak sakalli dedenin 'size evladim bak biletini su gun git suradan al' dedigi bir ruya gormus ve buna inanmissaniz orasini bilemem. Peki durum boyleyken neden Turk insani bu sacmaliga ortak oluyor ve hic hak etmedikleri halde bazi piyango bayilerine markalasma, unvan salma olanagi taniyor. Is o kadar ki istanbul'da unlenen piyango bayisi tutup Ankara'da zincir subesini acabiliyor. Sanki sattigi herhangi bir biletin buyuk ikramiyeyi kazanma olsailigi 1/N den daha buyuk olabilecekmis gibi. Umarim insanimiz artik bu sacmaliga bir son verir ve bizler de her yeni yil oncesi (sahsen beni izlerken bile utandiran) bu sacma kuyruk haberlerini izlemekten kurtuluruz. Lafi tum bileti olanlara sans dileyerek bitirelim, ama unutmayalim ihtimal ayni 1/N :)

9.12.2011

konuşu-yorum: Türk Dizileri Neden Tutmuyor?

Sıkı bir dizi takipçisi değilimdir ama hafta içi çoğunlukla evcimen bir yaşantımız olduğu için kanal değiştirirken de olsa az biraz genel kültürüm vardır. Bilmiyorum sizler de fark ettiniz mi nedense bu sezon diziler tutmuyor ve daha çift haneli bölüm rakamlarına ulaşamadan final bölümlerini yapmak zorunda kalıyorlar. Hatta geçen sezonlardan çok iyi izleyici kitlesine sahip yapımlar bile bu yıl mecburi final bölümlerine hızla ilerlediler. Şöyle bir hafızamızı zorlarsak “Çok Güzel Hareketler Bunlar” ağır toplarının önemli bir kısmını kaybetmesi ve yerlerine alternatiflerini bulamaması sonucunda sürekli bir iniş grafiği izleyerek son buldu. Sezona iddialı başlayan ve  “Çok Güzel Hareketler Bunlar” ın iskelet kadrosunun başrollerini üstlendiği “Aşağı Yukarı Yemişlililer” de 7. bölümünü zor gördü. Benim 30 lu bölümlerinden itibaren izlemeye başladığım ve çok beğendiğim bir yapım olan “Geniş Aile” de maalesef tüm hikaye değişikliği çabalarına ve kadrosuna yeni isimler katmasına rağmen ekranlardan planlanandan önce silinmekten kurtulamadı. Bunun haricinde Halil Ergün’ün TRT deki dizisi, Nurgül Yeşilçay’ın bölüm başı rekor ücret aldığı dizi, Fahriye Evcen’in başrolünü oynadığı dizi benim ilk olarak aklıma gelenler (ama adlarını hatırlayamadığım J ). Sanırım burada en önemli etken sayıları artık çok fazla artan dizilerde seyircinin gerçekten her yönüyle (senaryosundan tutun da çekim detaylarına kadar) kaliteli yapımları görmek istemesi. Yıldız oyuncu isimleri ile de bu işin olmayacağı bu sezon anlaşılmış oldu. Örneğin geçen sezonun flaş yapımı “Muhteşem Yüzyıl” ın karşısına konularak ciddi bir başarı yakalayan “kuzey Güney” dizisinde Kıvanç Tatlıtuğ’un isminden çok sergilediği harika oyunculuğun etkisi var. Ama dizi genelinde bir kalite sunmayı başaramasaydı onun da tutunması mümkün olmayacaktı. “Geniş Aile” nin de bitmesiyle sanırım bu sezonun en büyük eksisi çok iyi bir komedi dizisinin olmayışı. Uzun süredir konuşulan Gülse Birsel’in yeni dizisi ile bu açığın kapanabileceğini düşünüyordum fakat nedense bu yapım da henüz başlamadı. Mahsun Kırmızıgül’ün “hayat Devam Ediyor” adlı dizisi için düşüncem ise iyi bir yapım fakat yine de beklentilerin altında kalacak. İşlediği konu gereği de çok uzun ömürlü olamayacağını düşünüyorum.

5.12.2011

konuşu-yorum: Benyamin Sönmez

 
Bilmiyorum belki de benim cahilliğimden, adını ölümü sayesinde öğrendiğim büyük bir yetenek. 30 Kasım 2011 günü ayrıldı aramızdan hem de 28 yaşındaki bir bedene bir anda saplanan bir kalp ağrısı yüzünden. Olmuyor, olamıyor iste.. Bir türlü beceremiyoruz şu kıymet bilmeleri olum gelmeden. Simdi ben ve benim gibi onbinlercesi hem bugüne kadar dinleme, izleme şansına bile sahip olamadığımız için "büyük bir yeteneğe yazık olmuş" diyeceğiz, içimizde derinlerde de bir Türk’ün bizim o ölene kadar habersiz olduğumuz basarisi ile gururlanacağız. Fakat tek suçlu, hatta asil suçlu elbette bizler değiliz. Sen klasik müzik dinlemesen de ülkende bu iste bu denli yetenekli bir genç varsa ondan haberin olmalı, en azından ismi zikredildiğinde zihninde bir şey canlanmalı. Sağ olsun bizim medyamız geçecekleri çok küçük bir haberle, tanıtım programı ile Benyamin ve daha onun gibi nice olanları bizlere tanıtmaz, bahse girerim kendileri de tanımaz. Ama nedense sayelerinde yine hiç dinlemediğimiz hatta dinlemekten korktuğumuz seslere sahip isimleri istemesekte tanımama şansına sahip olamayız. Umarım bir gün birileri bu ülkede farklı düşünmeye başlarlar ve o farklı düşünecek birilerinin sayıları bu ülkeyi değiştirecek kadar çoğalır.
Benyamin için ise belki de son sözümüz, Allah rahmet eylesin, huzur içinde uyusun...


1.12.2011

konuşu-yorum: Türk Futbolunun Semih’lere, Burak’lara değil Umut’lara, Mehmet’lere, Arda’lara ihtiyacı var..

Galatasaray’ın 2000 yılında yaşattığı UEFA kupası sevinci, hemen sonrasında Galatasaray’ı bu zafere taşıyan Hagi’nin önderliğindeki Türk futbolculardan kurulu milli takımın Dünya 3. lüğü başarısından sonra futbolumuzun giderek zayıfladığını, diğer ülkelerin gelişen futboluna ayak uydurmakta zorlandığını sanırım hepimiz kabul ediyoruzdur. Hemen itiraz edenler olacaktır, 2008 Avrupa Şampiyonası’ndaki 3. lüğümüz ne peki diye. Orada gerçekten bir Türk mucizesi yaşandı bence. Hatırlayın gruptan bile kolay çıkamadıktan sonra son dakika golleri ile, geriden gelmelerle yarı finale kadar gidebildik. Şimdi şöyle bir düşünelim, bu bir turnuva değil de yine aynı takımların oluşturduğu bir lig usulü derecelendirme olsaydı bırakın 3. lüğü, 8. bile olamazdık. Tabi ki turnuvaların kendine has ayrı bir durumu vardır ve turnuva takımı olabilmekte yapılası çok kolay bir iş değildir. Misal turnuva takımına en iyi örnek Almanya’dır. Eleştirilirler, kötülenirler ama bir de bakmışsınız ki yarı finaldeler, finaldeler. Ne kadar kötüleseler de aynı Almanya için hiç kimse lig-turnuva karşılaştırmasında şaşılacak derecede bir başarı farkını beklemez.
Bilmiyorum aynı gözlemi sizler de yapıyor musunuz, Türk milli takımı ve kulüp takımlarımızın maçlarını izlerken futbolumuzun giderek zekadan da yoksun oynamaya başladığımız bir oyun haline döndüğünü görüyorum. 20-30 yıl öncesinin Türkiye futbolundaki gibi topu tehlikeli alandan uzaklaştırmak için hiç hesapsız ileri doğru dan dun vurulan topların bugünün Türkiye futbolunda yeniden ortaya çıktığını görüyoruz. Giderek soğukkanlılığını kaybeden ve kendine güvensiz futbolcuların sahada yer almaya başlamalarını izlemek gerçekten üzücü.
Konu başlığımıza gelecek olursak neden bu isimleri kullandığımı ve ne söylemek istediğim açıklamaya çalışayım. Semih Şentürk ismini kullandım çünkü yakın zaman öncesinde hem Fenerbahçe’de hem de milli takımımızda yıldızlaşmış ve herkes Semih neden ilk 11 oyuncusu değil de, Kezman, Guiza gibi büyük başarısızlıklara imza atmış oyuncuların bile yedeği diye sorgularken, Semih hiç bir rahatsızlık belirtisi göstermiyordu. Bütün Türkiye Semih’in yeteneğine ve zaten çok uzun olmayan genç futbolculuk yıllarına acır durumda ve Semih’in kesinlikle bir Avrupa kulübüne transfer olması gerektiğini savunurken Semih ara ara basına yansıyan açıklamalarında “Fenerbahçe’de mutlu olduğunu ve bir yere gitmek düşüncesinin olmadığını vurguluyordu.”
Geçen yıl yıldızı parlayan ve istikrarlı başarısını bu yılda devam ettiren Burak Yılmaz ise geçenlerde bir açıklama yapmış. “Eğer gideceksem Barcelona, Real Madrid ya da M. United gibi bir takıma gitmek isterim” diye. Maalesef şu an yerli golcü olarak en iyilerimizden biri de olsa, Burak’ın bahsi geçen bu takımlara transfer olması, olsa bile bu takımlarda forma giyebilmesi pek mümkün değil. Yani Burak bir anlamda hiç bir yere gitme niyetinde değilim diyor. Çünkü profesyonel bir futbolcu olarak bu gerçeği o bizden çok daha iyi biliyor.
Aynı davranışa sahip bu gibi isimlerin sayısını hiç de zor değil. Bense Türk futbolunun daha iyi yerlere gelebilmesinin (bu şu anki kötü futbolumuz için değil, en iyi olduğumuzda da geçerli olan bir düşüncemdi) Avrupa liglerine yapacağımız futbolcu ihracı ile gerçekleşebileceğini düşünüyorum. Çünkü ancak bu şekilde gidenlerin yerlerine yenilerini koyma mecburiyetimiz bizi zorunlu bir motivasyona itecek, alt yapıda yer alan oyuncular için ise çok daha genç yaşlarda A takım formasına kavuşabilmek mümkün olacak, zamanla Dünya ve Avrupa basınının konuştuğu Türk futbolcuların arasında bir gün yer alabilmek çocuklarımızın hayalini süsleyecektir. Eğer bunu bir süreklilik haline getirebilirsek (çünkü UEFA başarısından sonra Hakan, Emre, Okan gitmişler fakat arkası gelmemişti) işte o zaman “70 milyonluk ülkeden çok iyi bir takım çıkaramıyoruz” klişesinin yerine Avrupa takımlarında top koşturan oyunculardan kurulu bir kaç tane çok iyi takım çıkarabilecek duruma geleceğiz. Bence hiç bir zaman eksik olmasınlar ve ülkelerinin formasını giymeye devam etsinler, şu anda bile milli takımımızı ayakta tutabilecek oyuncuların önemli bir kısmı başta Almanya olmak üzere Avrupa’da yaşayan gurbetçilerimizin çocukları. Böyle bir avantajı hep çok iyi kullanalım fakat şunu da hiç bir zaman unutmayalım ki, onların bu denli iyi futbolcu olmalarında bizim hiç bir emeğimiz olmadı.
İşte bu nedenle, Burak’ın aksine Touluse’a giden Umut Bulut, illa da Real olsun diye tutturmayan ve Atletico Madrid ile La liga oynayan Arda, Valencia gibi yine bu ligin en iyilerinden birinde kendini ispat eden Mehmet Topal, Rusya’da (Avrupa liglerinin gerisinde olsa da bizden çok daha başarılılar) kendilerini ispat eden Gökdeniz ve Fatih Tekke hatta başkan değişikliği ile hayalleri yarım kalan ve son anda Marsilya transferi engellenen Servet (ve daha bir çok isim) gibi oyuncuların zihniyetinde oyunculara ihtiyacımız var. Türk futbolunun gelişimine katkı sağlayacak en önemli işlem maddelerinden bir tanesi de oyuncularımızı bu yönde destekleyecek medya ve kamuoyu bilinci geliştirmek olacaktır.

17.10.2011

konuşu-yorum: En iyi Baklava Nerede?

Tam bir baklava hastasıyımdır ve sınıfta kalmayı hak eden baklavaları yerken bile kendimi durdurmam biraz zaman alır. Fakat hem kilo alımı hem de sağlıklı beslenmek gibi kaygılarla son zamanlarda tatlılar konusunda “yiyeceksen en iyisini ye, aldığın kaloriye değsin” prensibini uygulamaya başladım. Böyle bir prensibiniz varsa bundan nasibini alacak ilk tatlıda herhalde baklava olacaktır. Lezzetinden önce tarihine bakacak olursak baklavanın Orta Asya Türkleri ile ortaya çıktığı düşünülmektedir. Zaten baklava kelimesi Türkçe kökenlidir. Ve eski Türkçe’de baklağu olarak geçer. Moğolca 'bağlamak, sarmak' anlamına gelen baγla- sözcüğünün üstüne Türkçe fiil eki -v getirilerek türetilmiş olabileceğini belirtmiştir ancak Moğolca'daki baγla- fiili de Eski Türkçe'den bir alıntıdır. Buna rağmen bir çok etnik grup baklavayı sahiplenmek istemiştir. Bunların başında da Yunanlılar gelmektedir. Yunanlılar gastris, kopte, kopton veya koptoplakos gibi eski yunan tatlılarını baklava olarak tanımlamışlardır fakat bu tatlıların hamur içermiyor olması iddiayı zaten çürütmektedir. Ayrıca Osmanlı zamanında Ramazan ayının 15. günü yeniçeriler tepsiler halinde baklava sunulmaktaydı ve bu törende Baklava Alayı olarak adlandırılmaktaydı.
Bir iş ziyaretinde Amerika’da bir alışveriş merkezinde bir
Türk ağabeyimiz tarafından işletilen bir dönerciye rastlamıştım. Tatlı seçeneği olarak baklavada vardı. Malum biz Türkler göçtüğümüz yerlerde (hadi Almanya’yı hariç tutalım) organize olmakta özürlü bir millet olduğumuzdan baklava sektörü Yunanlıların elindeymiş. Ben merak ettiğimden ötürü denedim ve bizim bildiğimiz baklavaya sadece görsel anlamda biraz benzeyebilen ve bal şerbeti olarak adlandırılan bir şerbetle tatlandırılmış Yunan faciasını yedim. Aynı şekilde İsrail’de bulunduğum dönemde Nazareth baklavasını tatmıştım ki buda bal şerbeti ile yapılan ve Yunanlılarınkine çok benzeyen bir tatlı idi.  
Bütün bunlarla birlikte tartışmasız dünyanın en iyi baklavalarının yapıldığı Gaziantep’e baklava 1871 yılında Şam’dan getirildiği söylenmektedir.
Konunun lezzet sapağına dönecek olursak Türkiye’de en iyi olarak bilinen hemen hemen tüm baklavalar Antepli ustaların elinden çıkmaktadır. Ben şimdiye kadar methini duyduğum ve denediğim 5 baklavacının maharetlerini karşılaştırmaya çalışacağım.
Ankara’da yaşayan bir kişi olarak ilk Hacıbaba baklavası ile tanıştım. Hacı Sabri Baday henüz 32 yaşında iken 1949 yılında Ankara’ya gelmiş ve Ankaralıların bu müthiş lezzet ile tanışmasını sağlamıştır. Hacıbaba baklavası tereyağını damağınızda yoğun hissettiren ve bu anlamda bir adım öndedir. Fakat hem çevredeki arkadaşlarımdan edindiğim bilgiler hem de kendi tecrübelerim son zamanlarda Hacıbaba baklavasının bir kalite düşüşüne işaret etmektedir. Umarız daha kötüye gitmeden en kısa sürede eski Hacıbaba kalitesine kavuşuruz.
Yine Ankara’da faaliyet gösteren bir baklavacı olan Karacaoğlu ise ortalama baklava kalitesinin üzerinde olmakla beraber şerbetinde glikoz şurubu içermesi ve tadında bunu iyiden iyiye hissettirmesi nedeniyle çok başarılı sayamayacağım türdedir.
Sipariş üzerine Antep’den getirttiğimiz ve yolculuk nedeniyle 1 gün gecikmeli yediğimiz İmam Çağdaş ise bu bekleme dezavantajına rağmen tam not almıştır. Bir eksiklik kutuda yer alan dilimlerden bir tanesi köşeye gelmiş ve tam olarak dikdörtgen değildi, özellikle şehir dışı siparişlerde buna dikkat etmeliler.
Yine Antep’den bu defa fırından damağımıza 10 saatlik bir gecikme ile gelen Güllüoğlu ise gerçekten şahane idi. Fakat gerk İmam Çağdaş, gerekse (eski) Hacıbaba ve Antep Güllüoğlu birbirine çok yakın olarak zirve yapmış lezzetler.
Bir başka Antep’den 1 gün gecikmeli gelen koçak baklava ise diğer Antep’lilere göre bir gömlek daha aşağıda. Eğer bir sırlama yapacak olursak;

1-       İmam Çağdaş
2-       Antep Güllüoğlu
3-       Hacıbaba
4-       Koçak
5-       Karacaoğlu

Sizlerin en iyi baklava önerilerinizi sabırsızlıkla bekliyorum